Kadınlar Sitesi

40’ından sonra, bekâr bir anne olarak iki ergen ve bir köpekle Kanada’ya göç etmek nasıl bir şey?

Canımın çok sıkkın olduğu bir gün karar verdim; artık başka bir ülkede yaşayacaktım. 10 ayda hazırlıkları tamamlayıp yollara düştüm. İlk günler turist gibi etrafa bakınmakla, sonrası gündemin sakinliğine, ‘düzgün’ araba kullanmaya, yolda ayıyla karşılaşmaya, çöpü ayrıştırmaya alışmakla geçti. Kanada’ya yerleşeli 4.5 ay oldu. Düzenimizi kurduk, mutluyuz. Ama işte ailemizi, arkadaşlarımızı çok özlüyoruz. Akşamüstü olduğunda içime bir yalnızlık çöküyor. Bir de rüyalarımda koluma döner dövmesi yaptırdığımı görüyorum!


4.5 ay oldu geleli. Çocuklar okullarına alıştı, ben işimi kurdum. Arkadaşlarımız var. Çok yoruluyoruz ama iyi de vakit geçiriyoruz.

Eminim hepiniz yurtdışında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür. Büyüdüğün toprakları terk etmek, ailenden uzak kalmak, işini gücünü bırakmak, yeniden başlamak… “Nasıl bir şeydir” diye mutlaka kendinize sormuşsunuzdur. Sonra da “Deli misin, otur oturduğun yerde!” diye içinizdeki sesi susturmuşsunuzdur.

Memleketin içinde bulunduğu ‘ahval ve şeraitin’ canımı sıktığı günlerden birinde kararımı verdim. Gidecektim. Öyle uzun uzun düşünülerek verilebilecek bir karar değil bu. Tepenin gerçekten atması lazım. Tabii bir de önce yapan, sonra düşünen biri olman… Sözüm 20’li yaşlardan dışarı ayrıca (!). O yaşlarda her şey kolay. 40’ından sonra bekâr bir anne olarak, iki ergen ve bir köpekle göçmekten bahsediyorum ben.


Kanada’da ilk doğum günü…

Neden bu ülkeyi seçtim?

Vancouver’ı da üzerinize afiyet biraz uzağa kurmuşlar ama artık göçtün mü, 17 saat uçuşun hesabı yapılmaz. Amaç; önce çocuklarım, sonra kendim için en doğru yere konuşlanmak.

Kanada’yı tercih ettim çünkü burada yaşayan arkadaşlarımdan, çocuklar için akademik ve sosyal olarak birçok olanak olduğunu ve bu olanakların herkese açık olduğunu duyuyordum. Hepsinin çocuğu devlet okuluna gidiyordu ve şahane bir eğitim alıyordu. Benim için de fırsatlar vardı. Kanada’da bir okul okuyup sonra istediğin işi yapmak, hayata sıfırdan başlamak mümkün. “O zaman deneyelim” dememle Vancouver’a göçmem arasında 10 ay var.

Peki neden Vancouver? Çünkü burada tesadüfen çok arkadaşım var, iklimi Türkiye’ye daha yakın ve doğası muhteşem.

Bir küçük daireden tutun da, evin duvarındaki asılı resimlere, ayakkabı ve elbiselere, arabama, ocağa ve fırına kadar neyim varsa sattım. Ama manevi olarak bağlı olduğum eşyalarımdan ayrılmayı da bir an bile düşünmedim. Çevremin, “Depoya koy, belki iki ay sonra dönmek istersin” laflarına kulak tıkadım. İyi ki de öyle yapmışım. Götürdüğüm eşyalar sayesinde daha ilk günden çocuklar kendilerini evinde hissetti. Ayrıca buranın pahalılığıyla yeni eşya almaya kalksam evim öğrenci evi gibi olurdu, bu da beni mutsuz ederdi.

Evi seçerken en iyi okulların bölgesinde olmasına dikkat ettim. Nakliyat firması dört ayaklı çocuğum Mişka’nın götürülüşünü de organize etti. Derken bir gün, kapıya konteynır dayandı. Beş kişi eve dalıp eşyalarımı paketlemeye başladı. Kutuların üstünde “Miss. Acar-Canada” yazdığını görünce gerçek tokat gibi çarptı; resmen gidiyordum! Sonraki 1.5-2 ay bana bolca panik, ağlaşma, kucaklaşma, rakı sofrası ve kilo olarak geri döndü. Ardından kendimi pasaport sırasında sevdiklerime el sallarken buldum.

Oğlumun doğanın güzelliğini görüp daha ikinci gün, “Anne bizi iyi ki buraya getirmişsin” diye teşekkür etmesi beklediğimden de önce gelen bir minnet oldu.
İlk haftamız turist gibi gezerek geçti. Asıl hikâye sonra başladı…

1) Çekicimi kendim aldım, tek başıma kendim taktım. Önce direndim, “Mutlaka eve sipariş getiren market vardır, temizliğe gelen biri veya resimleri asacak usta bulunur” dedim. Sonra arkadaşımın kocasının verandasını kendisinin yaptığını görünce durumun ümitsizliğini fark ettim. Usta olsa da insan gücü isteyen işler burada çok pahalı. O yüzden ev başına yıkılmadıkça kimseyi çağırmıyorsun. Temizliğe gelecek birisiyse parasıyla bile bulamayabiliyorsun. Herkes eğitimli çünkü. Ben de önce çekiç ve çiviyle duvarlara girişerek resimleri astım, sonra başıma yazma bağlayıp temizliği hallettim.

2) Saçımı süpürge ettim, gerçekten! Şeytan tırnakları çıktı, saç dipleri beyazladı, saçlar gerçekten süpürge oldu. Kuaför yok mu? Var ama o da bir servet… Vancouver bana saç boyamayı ve manikür yapmayı da öğretti. Bir altın bileziğim daha oldu.

3) ‘No more şenlik’ (Daha fazla şenlik yok). Bünye memlekette her güne bir olayla başlamaya alışmış. Orada bir şey patlar, burada trafik kazası olur, birileri içeri alınır… Bu nedenle de ilk günlerde bir boşluğa düşüyorsun. Gündemi günlerce akvaryumda ölen iki yunus meşgul ettiğinde, “Gerizekâlı mı bunlar” diye içinden geçiriyorsun.


Öyle uzun uzun düşünülerek verilebilecek bir karar değil bu…

4) Kibarlıkta dünya markası… Kanadalılarla ilgili en çok söylenen şey süper kibar olduklarıdır. Mesela burada “Evet” ve “Hayır” kelimeleri tek başına kullanılmıyor: “Evet, lütfen”, “Hayır, teşekkür ederim.” Tamam çok hoş da bazen diyaloglar kibarlıktan öyle uzuyor ki, “Kardeşim sadede gel” demek istiyorsun ama diyemeyip saçını başını yoluyorsun.

5) “Bana bak, ben İstanbul şoförüyüm!” Kafamı ön camdan uzatıp kendimi yola atmaya çalışıyorum, yolun sonuna kadar gitmeyi beklemeyip elâlemin garajından dönüş yapıyorum, zart zurt kornaya basıyorum, ‘stop’ işaretlerini son anda görüp ani frenle duruyorum. E burada kaldırıma çıkmak, engelli yerine park etmek filan da yok tabii, sürekli park cezası yiyorum. “Bari ehliyet dersi alayım” dedim. Hoca ilk dersin sonunda bana potansiyel katil muamelesi yaptı. “Bana bak, ben İstanbul şoförüyüm. Gözüm kapalı iki araba arasına kaldırıma sıfırlayarak park ederim” diye isyan etmek istesem de yapamadım. Gözlerim doldu. 21 yıllık şoför olarak içimden, “Ben bu ehliyeti asla alamayacağım” dedim. Neyse ki sınavı bir kerede geçtim ve hocanın deyişiyle ‘Türk gibi araba kullanma’ alışkanlığımdan kurtuldum.

6) Çöpümü yıkamadan asla! Reçel kavanozu, peynir tenekesi, pizza kutusu çöpe atmadan önce yıkanır mı? Yıkıyorsun. Burada çöpü kapının önüne çıkarmanın da kuralları var: Camlar, plastikler, tenekeler, kartonlar, kâğıtlar, yiyecek artıkları ve diğer çöp ayrı kutulara atılıyor. Yiyecek artığını attığın poşet organik olmalı, karton kutular açılıp düzeltilmeli, yoksa çöpünü almıyorlar. İlk çöp günümde, kutuları düzeltmek için üzerlerinde zıplarken, “İnşallah yanlış bir şey yapmıyorumdur” diye dua ettiğimi hatırlıyorum. Çöpünü alsınlar diye dua etmek ne demek ya?

7) Sokak ayılarını sevelim, koruyalım. Evimiz ormanlarla, derelerle ve dağlarla çevrili bir bölgede. Sokak kedisi veya köpeği yok. Ancak sincap, kokarca, rakun, hatta ayıyla rastlaşma olasılığın var. İlk ayımızda Mişka’yı gezdirirken yavru bir ayıyla karşılaştığımda korkudan üç buçuk attım.

4.5 ay oldu geleli. Çocuklar okullarına alıştı, ben işimi kurdum. Arkadaşlarımız var. Çok yoruluyoruz ama iyi de vakit geçiriyoruz. Başlarda zorlandığım, güldüğüm hatta dalga geçtiğim her şeyin medeniyetle ne kadar alakalı olduğunu görüp her geçen gün buraya gelmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımı düşünüyorum.

Ama işte özlem… O çok koyuyor. Ailemizi, arkadaşlarımızı çok özlüyoruz. Akşamüstü olduğunda içime bir yalnızlık çöküyor. Türkiye uyuyor, WhatsApp’ım susuyor. Dün gece rüyamda koluma döner dövmesi yaptırdığımı gördüm! Yazıyı okuyanlar kibarca, “Üstün açık kalmış kızım” diyor, duyuyorum. Merak etmeyin, ‘deli’ derler diye Kanadalılara rüyalarımı anlatmıyorum.

loading...
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ